10 kasım

Neredeyse bütün ömrünü vatan savunması için geçiren değerli büyüğümüz atamız. Saygıyla minnettle sonsuza kadar bu vatan yaşadıkça kalbimizde yaşayacaksınız.

Atatürk tam iki defa millet için canını vermekten çekinmeyeceğini, gerektiğinde canını vereceğini söylemiştir. Ve 10 Kasım’da Atatürk millet için canını vermiştir. Bu, sıradan bir ölüm değildir.

Tarihler 15 Ocak 1923… Atatürk annesinin vefat haberini aldı. Lozan Konferansı’nın sıkıntılı günleriydi. Yapması gereken bir sürü memleket işi vardı. Memleket meselesi ile şahsi meselesi arasında bir tercih yapmak zorundaydı. Memleket meselesini seçti.

Cenazeye katılamadı.

Tarihler 27 Ocak 1923… Programını tamamlayan Atatürk, ilk iş olarak annesinin mezarına gitti. Kabrin önüne vardığında derin bir sessizlik oldu. Bir süre annesinin mezarına baktı. Sonra konuşmaya başladı! “Annemin mezarı önünde, Allah’ın huzurunda söz veriyor ve yemin ediyorum. Milletin egemenliğinin korunup savunulması yolunda gerekirse annemin yanına gitmekte asla duraksamayacağım. Milletin egemenliği uğrunda canımı vermek vicdan ve namus borcum olsun.” Atatürk annesinin ve Allah’ın huzurunda millet için canını vermeye söz vermişti. Kaderi, onu verdiği bu sözle sınayacaktı.

20 Temmuz 1936’da Montrö sözleşmesi imzalandığı gün kızı Afet İnan’a telgraf çekti: Boğazlar meselesi tamam. Sıra Hatay’da!
Tarihler 10 Aralık 1936… Atatürk, Fransız elçi Henri Ponsot ile görüştü. Hatay konusunun şahsi meselesi olduğunu söyledi. Bu, diplomatik olmayan bir üsluptu. Bu restten sadece kırk gün sonra Hatay, özerkliğini kazandı. Hatay özerkliğini kazanmıştı fakat hala Fransız mandası Suriye’nin parçasıydı. Türk toprağı olamamıştı. Atatürk konuyu şahsi meselesi olarak görüyor, gerektiğinde Cumhurbaşkanlığı vazifesinden istifa edip Hatay dağlarında çete reisliği yapmayı bile göze alıyordu. Tarihler 11 Haziran 1937… Yurt gezisine çıkan Atatürk, Trabzon’da bulunduğu esnada çiftliklerini millete hediye ettiğini bir telgrafla başbakanlığa ilan etti. İnönü, 13 Haziran 1937’de TBMM’de yaptığı konuşmada millet adına Atatürk’te teşekkür etti. Atatürk aynı gün İnönü’ye telgraf çeker. Yıllar önce annesinin mezarı önünde ettiği yemini tekrar eder:

Ben, gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim! Tarihler 29 Ekim 1937… Atatürk, Cumhuriyet’in yıldönümü kutlamaları için verilen baloda Fransız sefiri ile konuşur ve niyetini açıklar:

Milletime söz verdim Hatay’ı alacağım. Fransız ordusu 30 Kasım 1937’de bir takım kutlamaları bahane edip Hatay’a müdahale etti. Mesaj gayet açıktı. Suriye başbakanı davet edildi. 21 Aralık 1937’yi 22 Aralık’a bağlayan gece Ankara’da Karpiç Lokantası’nda görüşme yapıldı.

Bu görüşme çok farklı bir görüşmeydi. Daima yurtta sulh, cihanda sulh diyen adam, o gece Suriye başbakanı Cemil Mardam’ın ve Adil Arslan’ın karşısında çok farklı konuşuyordu:

Fransızla hayal kurarsa netice aleyhlerine olur… Fransızlar akıllarını başlarına alsınlar… Benim için diplomasi meçhuldür… Atatürk o gece konuştukça, sesi Karpiç Lokantası’nın duvarlarında yankılanıyordu:

Fransızlar bir şey yapamazlar! Eğer şüpheleri varsa tecrübe edebilirler! Namusum üzerine yemin ederim ki Hatay’ı bırakmam! Fransız hükümeti aklını başına toplasın! Atatürk o gece bir diplomat gibi değil, savaşçı gibi konuşuyordu:

Fransa Suriyelileri adam yapmak istiyormuş! Evvela kendileri adam olsunlar! Türkiye kuvvetini kurmuştur. Mesele benim için namus meselesidir! Meseleyi halledeceğiz. Bunun için en büyük tehlikeyi göze aldım! Konuşmanın sonlarına doğru Atatürk daha da öfkeliydi:

Suriye’nin tam bağımsız olmasını istiyoruz. Fransızlar mani olursa söyleyecek sözümüz vardır. Suriye’nin ordusu yoktur. Fakat bizim ordumuz vardır. İcap ederse girerim! Sonra yine çıkarım. Katiyen bırakmam. Atatürk Hatay uğruna Fransa ile ciddi bir kavgaya tutuşmayı göze almış ve Suriye başbakanına alenen açıklamıştır. Ocak 1938’de bir dizi temaslarda bulunsa da hiç hesapta olmayan bir durumla karşılaşır: Hastalık!

7 Şubat 1938… Göğüs ağrısı ve öksürük rahatsızlığı başlar. 27 Şubat.. Şiddetli burun kanaması geçirir. Yine de aynı akşam yapılması planlanan toplantıya katılır. Toplantı bitince Celal Bayar’ı çağırır. Konuyu gizli tutmasını, yabancı hekim istemediğini, yerli hekimlere tedavi olacağını söyler. 6 Mart 1938… Yerli doktorlar tarafından muayene edilir. Fakat nafile, 2 hafta sonra ağrıları dayanılmaz noktalara varır. Durumu kötüdür.

15 Mart: Ağrıları dayanılmaz noktaya ulaşır. Bayar’ı çağırır ve gerçeği söyler: Çocuk, ne yapacaksan çabuk yap, ben hastayım! 28 Mart… Fransa’dan davet edilen Dr. Fissinger Atatürk’ü muayene eder ve raporunu sunar: Günde 12 saat dinlemek ve çalışmaları bırakmak. Atatürk kısa süreliğine dinlenmeyi kabul eder fakat 17 Mayıs’ta Fransız basını onun çok hasta olduğunu yazınca tepesi atar. Tüm ısrarlara rağmen hala ayakta olduğunu göstermek için tedaviyi bırakıp 19 Mayıs gösterileri için kutlamalara katılır. Kutlamaların ardından ani bir kararla Adana’ya gitme kararı alır. Bu, onun hastalığa meydan okumasıydı. Ve bir sonun başlangıcıydı. 20 Mayıs.. Atatürk, Adana’da yapılan askeri geçit törenini 45 dakika boyunca ayakta izler. Bir ara, yorgunluktan bayılacak gibi olur. Yaveri Salih Bozok yanına gelir, oturmasını ister. Atatürk oturmaz, Salih’e yaslanır. Askeri geçtiği esnada bağırır:

Marş! Marş!

Akşam olduğunda bitkin haldedir. Yüzünde, renginde değişim başlar. Büyük adam yavaş yavaş tükenmektedir. O akşam çekilen fotoğrafı her şeyi yansıtmaktadır. Ertesi gün Mersin ve Viranşehir’i gezerek denetlemeler yapar. Tüm gün çalışır. Yorgunluğu, yüzüne yansımıştır. Tarihler 24 Mayıs.. Mersin’den Adana’ya geçer. Piyade ve topçu birliklerinin geçit törenini yine ayakta izledi. Buraya kadardı. Tüm gücü bitmiş gibiydi. Akşamüstü fenalaştı. Durum gittikçe kötüye gidiyordu. Derhal Ankara’ya dönüldü. Tarihler 29 Mayıs… Karnının su topladığı tespit edildi. Hastalığı ilerlemeye başlamıştı. Çalışmaları bırakmaya niyeti yoktu. İstanbul’a geçti. 2 Haziran’da, “imar planı” adı altında gizli toplantılar düzenlemeye başladı. Böylelikle Hatay için, plan devreye sokuldu. Yorucu çalışmalar sırasında yeniden fenalaştı. 8 Haziran’da Dr. Fissinger yeniden Türkiye’ye geldi. Yeni bir rapor sundu. Atatürk’ün hastalığı ilerlemişti. Günde en az 20 saat yatarak dinlenmesi gerekiyordu. Çalışması kesinlikle yasaktı. Kenara çekilme vakti gelmişti.
Atatürk Hatay için mücadele verdikçe, sağlığı iyiden iyiye bozulmuştu. Ama duracak mıydı? Kader onu ettiği yeminlerle sınıyordu. Kenara mı çekilecekti yoksa gerekirse canını mı verecekti.

14 Haziran.. Afet İnan’a telgraf çekti: “Tamamen iyileşme ümidi ve şansı kuvvetlidir.” Atatürk, bir askerdi. Kenara çekilmek ve savaşarak ölmek arasındaki seçimini bir asker gibi yaptı. Kenara çekilmeyi reddetti. 16, 17, 20, 22 ve 24 Haziran’da bakanlarla çalışmalarını sürdürdü. Aynı gece yüksek ateş nedeniyle fenalaştı. Üç gün dinlendi. İş öyle bir noktaya gelmişti, Atatürk çalıştıkça iyiden iyiye rahatsızlanıyor, bir iki gün dinleniyor sonra tekrar çalışıyordu. Yine öyle oldu. Üç günlük dinlenmenin ardından 27 ve 29 Haziran’da bakan, general, vali ve elçilerle çalışmalarını İstanbul’da sürdürdü. 4 Temmuz 1938’te Türk ordusu Hatay’a girdi. 9 Temmuz’da çalışmalarını sürdürdü. 10 Temmuz’da yüksek ateş nedeniyle fenalaştı. Hastalığı tüm dünyaya zatürre olarak ilan edildi. 16 Temmuz.. Dr. Fissinger üçüncü defa İstanbul’a çağrıldı. Atatürk’ü muayene etti ve raporunu sundu. Mayıs’tan itibaren alkol kullanmıyordu. Bunun yerine çok sık sigara içiyor, çalışırken dinç olmak için günde 9 fincana yakın Türk kahvesi içiyordu. 9 fincan… Bir insan neden günde fincan kahve içerdi ki? Kim için? Ne için?

Artık onlar da yasaktı. Her şey yasaktı. Çalışmak, sigara, kahve hatta ayakta durmak… Günde 22 saat uzanması gerekiyordu. Sadece 2 saat ayakta kalabilirdi. 2 gün boyunca dinlendi. Bu sayede bir haftadır düşmeyen ateşi düşmüştü. 3. gün çalışmalara başladı. 24, 26 ve 30 Temmuz’da uyumadı. Meydan okuyordu. Erken kalkıyor, sigarasını ve kahvesini alıyor, toplantılar yapıyordu. Direnebildiği kadar direniyordu.

15 Temmuz Tevfik Rüştü Aras’la çalıştı. 18 Temmuz.. Hatay Devlet Başkanı Tayfur Sökmen’le toplantı yaptı. Ertesi gün elçileri çağırdı. Avrupa’daki tüm büyükelçilerle toplantı yaptıktan sonra, Fevzi Çakma’a askeri manevraları başlatma emri verdi. Hatay meselesi ısınacaktı. Yaptığı rest işe yaradı. 2 Eylül 1938’de Hatay, bağımsızlığını ilan etti. 3 Eylül 1938’de Hatay meclisi kuruldu.

En büyük bayramıydı. Hatay onun namus meselesiydi. Borcunu büyük oranda ödemişti. İçin rahattı. Gönül rahatlığıyla noteri çağırdı ve vasiyetini yazdırdı. Ertesi gün Dr. Fissinger tekrar İstanbul’a davet edildi. Görüntüsü iyice değişmişti. Karnı yine su toplamıştı. Çok acı çekiyordu. Aldırmak istedi. Riskliydi. Ameliyat gerekiyordu. Olsun dedi. Ameliyat oldu. Aynı gün, Hatay konusu nedeniyle Cenevre toplantısına katılacak Tevfik Rüştü Aras’la toplantı yaptı. Tempoyu kaldıramadı. Akşama rahatsızlandı. 9 Eylül’de Paris büyükelçisi Suat Davaz’la 10 Eylül’de içişleri bakanı Şükrü Kaya ve Budapeşte büyükelçisi Behiç Erkin’le çalıştı. 17 Eylül 1938… Celal Bayar’la yaptığı toplantı sırasında, aklından geçenleri ona anlattı. Yolun sonuna yaklaştığının farkındaydı. 21 Eylül.. Karnı yeniden su topladığı için ameliyat oldu. Artık ağrısız günü yoktu. Enerjisi tükenmiş gibiydi. 26 Eylül.. Atatürk ilk defa komaya girdi. Bir gün boyunca komada kaldı. Ertesi gün uyandı ve aynı gün toplantılarına devam etti. 2 Ekim’de Cenevre’den dönen Tevfik Rüştü Aras’la, 3 Ekim’de Başbakan Celâl Bayar ve Atina elçisi Ruşen Eşref Ünaydın’la toplantı yaptı. 6 Ekim.. Yeniden fenalaştı. Durumun farkındaydı. Vasiyetini notere teslim etti, “gerektiği zaman kanunî muamelesini yaparsınız!” dedi. 7 Ekim.. Fevzi Çakmak ve ordu komutanı İzzettin Çalışlar’la toplantı yaptı. Saatler sürdü. Hatay’ın anavatana katılması için son hamlelerini yapmak istiyordu. 8 Ekim’de yakın dostu Kılıç Ali, 9 Ekim’de Başbakan Celal Bayar ile toplantı yaptı. 10 Ekim’de Celal Bayar, Fehti Okyar ve Salih Bozok ile.. 11 Ekim’de Tevfik Rüştü Aras ile toplantı yaptı. Aynı gün kız kardeşi ve kızlarını tekrar yanına çağırdı. Artık tamamen bitkin haldeydi. Gece komaya girdi. Dört gün boyunca komadan çıkamadı. Dört gün süren koma, Ankara’yı ayağa kaldırdı. İki resmi açıklama yapıldı. Komadan çıktığı gün bakanlar kurulunu çağırdı. Artık tedavi, istirahat vs. kalmamıştı. Ölümle yüzleşiyordu. Bu, onun ölümden korkmadığını haykırış şekliydi. 20 Ekim.. Yatağından kalkamayacak duruma geldi. Kendisi toplantıya gidemiyorsa, toplantı kendi ayağına gelirdi. Celal Bayar’ı odasına çağırdı. Yatak odasında toplantı yaptı. Dünyaya “sağlığı yerinde” mesajı verildi. Hatay konusu çözülene dek bu vaziyet sürecekti. 22 Ekim ve 25 Ekim’de Rıza Soyak’la hasta yatağında üçer saat çalıştı. Ertesi gün, kızı Ülkü’yü yanına çağırdı. 27 Ekim, Celal Bayar ile hasta yatağında toplantı yaptı. 29 Ekim… Hayatında ilk defa Cumhuriyet kutlamalarına katılamadı. Kutlamalara katılamayacak kadar hastaydı ama Bayar’ı görevlendirdi. Resmi vasiyetini açıklamıştı. Bir vasiyeti de orduya oldu. Orduya vasiyet metinin Bayar’a vermişti. Bayar, Ulus meydanında Atatürk’ün orduya mesajını okudu.


3 Kasım 1938.. Rahatsızlandı. Ertesi gün iyileşir iyileşmez Celal Bayar’ı çağırıp toplantı yaptı. 5 Kasım, kardeşi ve kızlarını yanına çağırdı. Kardeşi ve kızlarını sık sık çağırıyordu. Çünkü onları son kez gördüğünün farkındaydı. 6 Kasım… Karnı yeniden su toplamıştı. Ağrılar dayanılmaz boyutlara çıkıyordu. Son zamanlarda kusmalar başlamıştı. Rengi kırmızıya çalan sıvı çıkarıyordu. Geceleri uyuyamıyordu. Üçüncü defa ameliyatla su karnından su aldırmak zorunda kaldı. Karnından tam 6 litre su alınmıştı. Canı enginar çekmişti. İstanbul’da bulunamamış fakat Hatay’da bulunmuştu. Uğrunda canını ortaya koyduğu Hatay’dan sipariş edilen enginar İstanbul’a vardığında o şimdi yeniden komaya girmişti. Vücudu ameliyatı kaldıracak durumda değildi. Zaten doktorlar yapmak istememişse de “bu acı dayanılır gibi değil, emrediyorum” demişti. Ameliyattan sonra ateşi yükseldi. Ertesi sabah bilincini iyice kaybetti. Gece yarısı uyandı. Sigara istedi. İçti. Gezmek istedi. Üşüyünce yatağa getirildi. Sabaha karşı bir bardak çay istedi. Bir ara oflamaya başladı. Sayıkladı. Artık cümleleri seçilemiyordu.

8 Kasım saat 18:30’dan itibaren tekrar komaya girdi. Sabah karşı uyanır gibi oldu. Yatağın ortasına oturup öğürmeye başladı. Kahverengi pıhtılaşmış kan çıkarıyordu. Derhal Prof. Neşet Ömer İrdelp çağrıldı. İğne yaptı. İlaç iyi gelmişti. Bir ara saati sordu. Dr. İrdelp gece muayene için geldi. Dilini uzatmasını istedi. Ancak dilini yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp yeniden seslendi. Algılayamıyordu. Dr. İrdelp’e dikkatlice baktı ve son sözünü söyledi:

Vealeykümselam!

Tekrar komaya girdi. 9 Kasım’ı komada geçirdi. Gece daha da kötü oldu. Tepki vermiyordu. Sadece gözbebekleri ışığa cevap veriyordu. Bir süre sonra nefes borusundan hırıltılar gelmeye başladı. Sabah saat 8 sularında göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter ile Dr. Abravaya Marmaralı taban reflekslerini kontrol ediyorlardı. Saat 9 gibi birden bire gözleri açıldı ve başını sağa çevirdi. Artık ölmüştü. Libya, Çanakkale, Muş, Diyarbakır, Halep, Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas, Sakarya, Dumlupınar… Ve nihayet Hatay… Mustafa Kemal Atatürk, ömrünü memleket için çabalayarak geçirmiş ve söz verdiği gibi gerektiğinde canını vermiştir.
Biz Hatay’ı aldık. Karşılığında Mustafa Kemal’i verdik. Onun kendi canı için biçtiği değer Hatay kadardır. Varın bu vatanın ne kadar kıymetli olduğunu, siz düşünün.

Ağlayalım Atatürk’e,
Bütün dünya kan ağladı,
Başbuğ olmuştu mülke,
Geldi ecel can ağladı,

Şüphesiz bu dünya fani,
Tanrı’nın aslanı hani,
İnsi cinsi cem’i mahluk,
Hepsi birden ağladı..

Aşık Veysel


.


.
.

Bir cevap yazın